Serkan Tatar'ın Bu Haftaki Konuğu Ahmet San

Serkan Tatar'ın bu haftaki söyleşi konuğu Michael Jackson'dan Luciano Pavarotti'ye, Madonna'dan Tina Turner'a, Elton John ve Rolling Stones' dan Ricky Martin'e kadar birçok ünlüyü Türkiye’ye getiren, Kevin Costner, Hilary Swank, Jean Claude Van Damme, Jan Rouven, Ursula Andress, Bo Derek, Brigitte Nielson, Elizabeth Taylor vb gibi yıldızları ile birçok uluslararası etkinliğe katılmış başarılı organizatör menajer Ahmet San 

S.T: Eğlence sektörü ile ilgili ne düşünüyorsunuz pandemi sürecinden sonra eğlence, sanat dünyası ile ilgili artı ve eksiler nasıl ilerler Ahmet Bey ?

A.S: Esasında eğlence sektörü tabii çok geniş bir kavram.
Ana başlıklara ayırırsak;
Herkesin ilgi alanına giren büyük ekran ve küçük ekran. Yani Büyük ekran sinema salonları; küçük ekran ise televizyonlar, digital platformlar ve telefonlar. Dolayısıyla bu ekran işi en önemli disiplini eğlence sektörünün.
Bunun yanı sıra da eğlence sektöründe işletmeler var. Orası da insanın çalıştığı çeşitli kategorilere ayrılmış yeme, içme, eğlence işletmeleri var.Bunun içerisine otelin bünyesinde olan işletmeleri de katabiliriz.


Tabii bu işletmelerin haricinde de eğlence sektörünün içerisinde etkinlik departmanı var ve bu da son yıllarda dijital platformların da katılmasıyla teknolojiyi de kapsayan etkinlikler var. Ayrıca kayıt endüstrisi var. Yani ses kayıtları yapılan albümler. Dolayısıyla çok geniş bir sektör.

Esasında ismi üstünde eğlence sektörü olduğu için ülkemizde maalesef bu sektör, problemler karşısında ilk zararı gören ve zarardan da en son çıkan sektör. Çünkü ismi üstünde eğlence ve insan laylaylom olarak algılıyor ve tabii son hele 20/30 yıldır ülkemizde terör olayları başta olmak üzere, yurtdışı askeri operasyonlar ve bir çok şehitlerin verildiği kötülüklerle iç içe yaşamaya başladık.

Bu kötülükler tabi insanı üzüyor ve ilk olarak ta insan eğlenmek misyonundan uzaklaşıyor.
Halbuki bu hayatın bir parçası, eğlence sektörü olmasa bence bu insan hayatının içerisinde rutin problemlerle hayat mücadelesiyle yorulma arasında bir nefes alma kanalı bence eğlence. Ve zihin zenginliği de sağlıyor ve böyle bir laylaylom olarak alınmaması gereken ismi ile eğlence olarak yalnız görülmemesi gereken bir sektör.


Bu nedenle bu sektör uzun süredir hep sekteye uğradı. Kısmen daha şerbetli. Durmayı bildi, yaşamayı bildi ama o olaylar en azından süreliydi. O süreleri atlatabilecek daha kolay stratejiler üretilip kriz daha fazla büyümeden ateş daha her tarafı sarmadan söndürülebiliyordu.


Dolayısıyla diğer bütün sektörler gibi bu eğlence sektörü de bu salgın dönemi içerisinde sonu tahmin edilemediği için ve de ilk baştaki korkular çerçevesinde çok kötü bir tablo ortaya çıkardı.


Ama ben hep müspet tarafından olayları ele alan biri olduğum için mutlaka insan savaş zamanında bile yaşamını sürdürdüğüne göre bir salgın zamanı içerisinde de yaşamını sürdürebildiği gibi, yaşamın ayrılmaz bence nefes alma borularından biri olan eğlence de kırık, dökük bile olsa kendini toparlayabileceğine inanıyorum. Zor mu evet. Ama hangi sektörde bu durum zor değil ki.

S.T: Konserler sizce ne zaman başlar? Sinemaya gitmemiz hayal mi oldu?

A.S: İsterseniz 3’e ayırayım.
Birinci sinema.. daha doğrusu film.
İçerik üretmek gereken konular bu film endüstrisi dersek büyük ekranı da ilgilendiriyor, küçük ekranı da. Televizyonları, sinemaları.

Şimdi Bu sektörün bir avantajı var. Bu sektör çünkü dur, kalklarla ilerleyen bir sektör. Bir film yapımcısı, bir televizyon dizi yapımcısı her an illa hep bir iş yapmıyor. Arada Es’ler verebiliyor. Hem kendi şirketi ve çalışanları, hem etrafındaki mekanizma bu dur kalka alışık bir süre.

Sanatçılar da bir film veya iki film çeviriyor veya bir dizi çeviriyor. O harcadığı, çalıştığı süre kadar onu en az iki, üç misli katlayan sürede çalışmıyor dolayısıyla çekim endüstrisi dur kalklarla çalıştığı için bir kere avantajlı.

İkincisi bu endüstri; üretim aşaması var ama yapım aşaması, hazırlık aşaması daha uzun süre alıyor. Bir filmin çekimi 2 ay sürüyor. Bir dizi 5,6 ay sürüyor ama 2 sene masa üstünde çalışılan eserler var, üretimler var dolayısıyla bu salgın dönemi içerisinde film endüstrisi bence masa üstü işlere yöneldi, dolayısıyla kayıplarının pek fazla olduğunu düşünmüyorum.

Bu, ne oldu durumunu atlatıp önünü göreceği aşamaya gelene kadar çok alternatif üretimler hazırlamışlardır diye düşünüyorum, duyuyorum, görüyorum, biliyorum. Sinema’nın üretim aşamasında daha endüstri haline geldiği için bir film yurtdışına çıkıyor, diziler 25, 30 ülkelere yayıldığı için artık bu konuda sermaye de birikti bu nedenle bu çerçevede bu insanlar yaşayacaktır.

Dolayısıyla bir yapımcı belli sanatçı kadroları, starların haricinde de yan roller, kamera arkası ekiplerle yaşadığı için o sürede duyuyoruz ki zaten herkes kendi ekiplerine bir katkıda bulunuyor. Daha az zarar gördüğüne inanıyorum.


2.Müzik endüstrisi ise daha vahim. Çünkü müzik endüstrisinde çok para dönmüyor, hatta bana göre müzik daha endüstri haline gelmedi. Sermaye oluşmadığı takdirde bir işi endüstrileştirmek çok zor. Müzik nedir?
Bir ‘’Recording’’ yani kayıt. Dolayısıyla eserler olması lazım. İkincisi ise Seslendirme, canlandırma yani Konserler olması lazım.


Şimdi burada gözüken 30 kişi, 50 kişi bile bulamazsınız gerçek anlamda para kazanıp kendilerini, yaşamlarını idame ettirebilecek yolları bulabilen ve imkanlara ulaşabilen.


Aşağı, yukarı aynı ama müzik endüstrisinde bir kişi şarkı söylüyor, etrafında oluşan ekonomiden 100 kişi hatta 200 kişi faydalanıyor. Müzisyenler, sanatçı destek ekipleri, başta ses düzeni olmak üzere teknik kadrolar, bilet satış mekanizmasındaki ekiplerden konserlerde yer alan yer gösteren kişiye kadar Devasa bir MİKROFON ARKASI kadro. .

Dolayısıyla en büyük yarayı bu müzik endüstrisi aldığına inanıyorum. Zaten albüm kaydında da 3 veya 4 taneden fazla bu ciddi işi profesyonelce yapan plak şirketi diyorum ben hep onlara, yapım şirketleri yok. Dolayısıyla bu 3,4 büyük firma zaten kendini, beraber çalıştığı sanatçıları da koruyor.

Organizasyon bazında da Türk sanatçılarıyla ilgili de ciddi 4,5 tane organizasyon firması var. Yabancılarla da ilgili 2 veya 3. Dolayısıyla 8,10 tane firmanın haricinde çok geniş bir Pazar var. Bu 8,10 ciddi firmada kadrolarını beslenebiliyor ama Adana’daki saz çalan, Mersin’deki yahut Samsun’daki program yapan solist bunlar günlük yaşayanlar olduğu için çok vahim bir durum yaşandığı ortada.


3.Üçüncü hayat ise işletmeler o daha vahim. Bir milyonla bir buçuk milyon kişi arasında yeme, içme ve eğlence endüstrinde çalışıyor. Geçen gün ünlü bir işletmeci kardeşim İzzet Çapa bir paylaşım yapmış. Yığınla insan yazı yazmış. “E gidin, dans edin, eğlenin.” Eğlence sektörünün işletmeleri yalnız eğlence değil. 1,1 buçuk milyon insanı besleyen bir sektör. Bu da birikmiş sermaye; bu yeme, içme ve eğlence sektöründe de çok olmadığı için sıkıntı büyük.

S.T.: Micheal Jackson’dan Pavarotti’ye, Madonna’dan Elton John’a, Ricky Martin’e kadar Türkiye’ de önemli izler bırakmış, pek çok uluslararası üne sahip sanatçıyı getirmiş, pazar payı çok yüksek 10 Türk sanatçının menajerliğini yapmış biri olarak bu süreçten sonra eğlence sektöründe nelerin değişmesi gerektiğini düşünüyorsunuz? Neler değişmeli?

A.S.: Bir kere bu salgın döneminden sonra pek fazla bir şey değişeceğine inanmıyorum çünkü biz çok çabuk unutuyoruz. Ancak bu salgın dönemi biraz yaratıcılığa sebebiyet verdi insanların yönelmesi için. Bir de teknolojinin farklı noktalara gelmesinden dolayı da bazı kapılar da açıldı ama hiç bir zaman dijital platformdakilerinin canlı eğlencenin yarattığı atmosphere ve zevke ulaşması mümkün değildir.

Hangi teknolojik sistemle bu işi yaparsanız yapın eğlencenin zevki yüz yüze, yan yana iletişimle geçiyor. Bu sürede zaten devlet normlarını verdi. Sosyal mesafe yahut fiziki mesafe, kendini maske ile koruma ve hijyen. Zaten artık herkes buna alıştı.
Örneğin; İzzet Çapa’nın Alaçatı’daki mekanı haftada 2 gün ağırlıklı çalışıyordu. Şimdi 3’te 1 kapasiteye, 2’de 1 kapasiteye düşecek ama bence 7 gün çalışacak. Bence onun için bu durumda bile ülkenin salgınla savaşındaki nispeten başarılı durumu bizi rehavete sokmayacak şekilde devam ettirebilirsek ve ona göre hareket edersek sektör yaralı gidecek ama işleyecek.
Bu nedenle herkes zararda. Sinemacı zararda, filmci zararda, sanatçı zararda, yapımcılar zararda işletmeler zararda. Mühim olan dayanışma ile en az bu 5 ay, 6 ay hatta 1 sene kayıp bir sene olacak ama hayatta kalınabilecek bir süreç olacak.
Teknolojiyi kullanarak bir şeyler yapılır ama sektörü tamamen canlandırması ve kayıpsız atlatılmasının sağlanması mümkün değil. Duyduğum kadarıyla 100 veya 200 konser yapılacakmış Boğaz’da, onu yayınlayacaklarmış.

ÇOK GÜZEL BİR KATKI sektöre.

Ancak zaten hep bunlar var. Bugün dijital platformlara girin, her türlü sanatçının konseri var, ha Boğaz’da yapılmış, ha Los Angeles’taki bir konser salonunda yapılmış. Ne gösterilir? Sanatçı gösterilir, 2 saatlik şovun 5 dakikası halkı gösterir.
Mesela Micheal Jackson yahut Rolling Stones turnesi, bütün turne hep aynı senaryodur. Bir yerde filme çekilir ve o filme de diğer şehirlerden 30’ ar saniye görüntü eklenir, biter gider. Zaten dijital ve teknoloji bize her türlü imkanı veriyor zaten de dijital platformlar Netflix’ler, Blue Tv’ler satışı patlamıştır. Herkes bütün dizileri seyretmiştir.

S.T.: Bunun üzerine Bazı sanatçıların söylemleri oldu. Mesela Demet Akalın; Türkiye’nin en çok kazananlarından biriyim ama idare edemiyorum diye bir açıklamada bulundu, Serdar Ortaç’ta borçlarımı ödeyemiyorum dedi. Sizin bu konuyla ilgili düşünceleriniz nedir ?

A.S.: Demet Akalın’ın, Serdar Ortaç’ın şikayet etme hakkı yok bu ülkede. Hele gider düzeylerini düşündüğümüz takdirde. Hiç ses bile etmemeleri lazım. Serdar biraz daha farklı. Serdar bir dönem Türkiye’nin en çok kazanan sanatçısıydı. Kumarda çok para kaybetti. Zaten söylediği için söyledim.

Evet borçlarını ödemekte zorlanabilir. Ama suçlu kendisi. Demet Akalın bence şakayla söylemiştir bunu. Onlar kafalarını duvara vursunlar gerçek anlamda Demet şaka yapmıyor bunu söylüyorsa hakikatten bu sokağa çıkma yasağında sabahtan akşama düşünsün, nerde hata yaptım diye gerçek ise.

Basının her yazdığını da ne derece dikkate almak lazım, yorum farklılıkları giriyor, yanlış ifade ediyor, anlayan o yanlış ifadeyi tam tersinden anlıyor, biraz da heyecan katıyor manşete süs koyuyor falan.


Onlar 10 sene çalışmasa yine hiç sıkıntı çekmemeleri lazım.Türkiye’de bir profesyonel mekanizma yok. Bütün sanatçılar bilhassa şarkıcıların çoğu kendiliğinden gelişen başarılarla bir paralara kavuşuyorlar. Alkış çok fena bir şey. Işıklar ve alkışlar insanın gözünü alıyor. O gözün kamaştığı süreçte yanlış kararlar verdiğin vakit bütün hayatında zorlanıyorsun..

S.T.: Ünlülerin marka yönetimi bağlamında Dünya starları ile ülkemizin starlarının marka yönetimi arasında ne gibi fark var? Biz gerçekten markalaştıra biliyor muyuz yaptığımız şeyleri, sanat olsun, eğlence sektörü olsun?

A.S.: Eğlence sektörü çok geniş kapsamlı olduğu için markalaşanlar elbette var.
Mesela Şamdan Restoran /Bar vardı ve eğlence sektöründe İstanbul’un simgesi olmuştu. 40 yıl falan sürdü. Kapanması bile bir olay oldu. Marka ülke içerisinde marka, hedefine göre marka. Ben mesela organizatörlükte, menajerlikte marka olmuş olabilirim ama benim mesleğim gereği Türkiye’de markalaşmış mıyım sual sorulabilir. Dünya’da ne kadar markalaşmışımdır?


Markalaşma lafı çok önemli. Çok ağır bir soru. Her marka profesyonellik gerektiren bir mekanizma ile ele alınması şarttır. Bunu gazeteci için bile düşünmek mümkün. Rahmetli Leyla Umar vardı benim çok değer verdiğim bir ablam idi ve Türkiye’nin ‘’MARKA’’ gazetecisiydi. Leyla abla bile benim menajerim olsana diyordu. Marka lafında ve markalaşmada esasında bir kavram kargaşası da var,
Ben yalnız işi sanatçı bazına indirmek istiyorum yoksa çok uzun anlatmak lazım.
Bir sanatçının mesleki kariyerinde kalıcın olması ve markalaşması içim olması gereken bir iş ve yönetim şemasının olması ve o şemadaki her görevi iyi yerine getiren isimlerden bir kadrosu olması gerekir: Menajer ayrı, pazarlayan ayrı, PR’cı ayrı, hukukçusu ayrı, finans danışmanları ayrı vs. vs.
Türkiye bazında alırsam maalesef bizde yeterli profesyonellik yok.
Örneğin film artisti Hülya Avşar bana göre çok iyi bir oyuncu. Ama ben hep o örneği vermek isterim. Julio Iglesias’ı 1990 ‘da bir gün Çeşme’ye getirdim. İndik arabadan, Hülya çıkmış Turban otel binasından havuza gidiyordu, durdu 10 dakika arkasından baktı. Şimdi hem güzelliğiyle baktırıyor hem davranışı ile hem benim için hem dünya normlarına göre star. Hülya’nın; Ornella Mutti’den, Sophia Loren’den, Amerika’ lılardan hiç bir eksiği yok.
Veya bir Türk yorumcu alalım; Tarkan, Kenan, Burak, say sayabildiğin kadar. Sezen Aksu, İbrahim Tatlıses bunların Dünya’da eş değerleri bile zor bulunuyor bazen. Sezen Aksu’nun eşdeğeri bana göre Edith Piaf, Mireille Mathieu. 5 tane eşdeğeri çıkar, besteci, yorumcu, saymakla bitmez. Şimdi niye yalnız buradalar kendileri sorgulaması lazım. Profesyonelizm yok, “mış” gibi yapıyorlar. Türkiye’deki elde ettikleri başarılarla tatmin oluyorlar. Hele star seviyesinde olup Dünya’ya çıkabilecek markalaşabilecek insanlar ise Türkiye’de iyi kazanç yaptıklarında dışarda bir mücadeleye gerek bile duymuyorlar.
Ajda Pekkan, ben Paris’te okurken süperstardı Türkiye’de. Ben Türkiye’de 1973’te Christian Adam ile Ajda’nın İzmir, İstanbul, Ankara kapalı spor salon turnesini yapmıştım ve Christian Ajda’yı adeta ağzı açık dinliyordu. Elvis Presley’e bile beste veren Mort Schuman, Ajda’ya bir şarkı vermiş ve bu plağı yüzbinler satmış ve her yerde deli gibi çalıyordu. Erkan Özerman’dı o zaman onunla ilgilenen. Enrico Macias’la konsere çıktı ve zirveye hızla koşuyordu. Bir anda Fransa’daki tanıtım çalışmalarını bıraktı, geri döndü. Çünkü o tarihte, Bebek Belediye Gazinosunun patronu 150 gün iş avansı veriyorum, atla gel demiş idi. Hemen parayı görünce geri döndü.

Türkler dış pazarda yer almak konusunda niyetli olduklarını söyleseler bile “mış” gibi yapıyorlar, Türkiye’deki vardıkları nokta ile yetinmeyi tercih ediyorlar. Birde paylaşmayı pek sevmiyorlar. Şimdi 100 lira kazanırken 90 lirasını alabilirsin, kendine göre sistemlerin vardır ama 100 lira kazancı 1000 liraya taşıyıp , 90 liran 500 liraya çıkıyorsa, bakiye 500 lirayı da bırak; menajeri, organizatörü, asistanları, Pr’cıları kazansın. Yok 1000 mi oldu, 900 benim. E o zaman olmuyor. Ayrıca kendi kariyerlerini en iyi kendilerinin yönetebileceklerine inanıyorlar. Zaten bu iş ne ki bu, bir alo, telefon işi. E teyze var, abla var yahut boyfriend’i var habire gıdıklıyor niye menajer Mehmet’e para kaptırıyorsun, niye bilmem neye hele hele boyfriend, girlfriend’se yandın. Dolayısıyla bu sistemde profesyonellik olmadığı için kavram kargaşası ile devam ediyor.
Dünya’da bilinebilecek hatta marka olabilecek popüler müzikte bana göre en az 10 isim var.
Ben Türk sanatçı menajerliğine niyet ettiğim zaman genç simalarla başlayayım istedim ve hep hedef verdim: işte bakın More Kante nerden çıkmış Dünya’da Santana ile bile sahnelere çıkıyor. Müzik evrensel bir dil ve her yere ulaşabilirsin. Ama kariyerlerinin kendileri tarafından yönetilecek olduğuna inanmaları ve de paranın çoğunun kendilerinde kalmasını istemeleri buna mani oluyor.
Sinemada biraz daha avantajlıyız çünkü filmin endüstrisi televizyonda inanılmaz bir noktaya gidiyor. Bu starların bugün hele Arapça konuşulan, Türkçe konuşulan ülkelerde bile Amerikalılardan daha fazla fanları var. Geçen gün baktım Emrah ispanyolca mesaj paylaşmış Meksika2daki hayranların için. Orada süperstar. Fakat maalesef burada da nasıl paraya dönüştüreceklerini hiç kimse bilmiyor ve daha sistemde oturmadığı için yaratılabilecek alternatiflerden hep uzak duruyorlar ve itici oluyorlar. İtici olunca da boğuyorlar sistemi.

S.T.:
2021’de bitmesi hedeflenen Büyükçekmece’de yapımı devam eden Midwood İstanbul Stüdyo Kompleks’inden bahseder misiniz? Bu işe niye ve nasıl soyundunuz. Böyle dev bir projenin gerçekleşmesi hayalin yanı sıra önemli bir sermaye gerektirmiyor mu. Bu proje İstanbul’a Türkiye’ye neler kazandıracak? Yine bir ilki gerçekleştireceksiniz.

A.S.:
Ben çok zenginim. Midwood’a karar verdiğim zaman Cengiz Semercioğlu röportaja gelmişti. Bu devasa projenin kaynağı ne diye sordu? Dedim ki benim sermayem, ben çok zenginim. Önce güldü, sonra düşündü, olabilir dedi. 40,50 yıldır bu işi yapıyorsun 10.000’den fazla etkinlik. O da çok zengin olabileceğime inandı. Hatta Midwood’u Hollywood gibi Dünya’nın sayılı, Avrupa’nın da en büyük film stüdyosunu yapabilecek zenginliğim olduğuna inandı. Esasında benim psikolojik sermayem çok zengin.Bir işi yapabilmek için öz yeterliliğini bilmen lazım. Özgüven demiyorum çok tehlikeli çünkü. Ben neyi iyi yapabilirim yani neye yetebilirim ve o öz yeterliliğimi maksimum hangi ileri seviyeye taşıyabilirim. Bunu bilmek çok önemli. O ben de şans: genlerimden işte. Öz yeterliliğime iyi hakim oldum, iyi geliştirdim. Ayrıca yeşerdiğim ortamlar nedeniyle ama bu öz yeterlilik gelişmesini de adeta ‘’game’leri oynar gibi yönettim.
Oyun oynarsınız ya, bir eylem yaparsınız karşınıza iki alternatif çıkar, ya sağa git, ya sola git. Ben hep kararlarımda öz yeterliliğimi geliştirmek için yaptığım işlere doğru karar vermişim. Kendi kendimi zenginleştirmişim.

Bir de hayal kurmak zorundasınız, ben hep hayal kurdum ve hayalim hep rutine karşı savaştı. Ne kadar rutini döversen, yok edersen o kadar hayaline ulaşırsın. Dolayısıyla ben hep hayal kurdum ama öz yeterliliğim ile ilgili hayal kurdum yani futbolcu olayım da Real Madrid’e gidiyim diye hayal etmedim çünkü topa vurmasını bilmem. Dolayısıyla hayal ederken öz yeterliliğinin sınırlarını bilmelisin. Sonra hep olumlu bakacaksın. Ben hep en kötü şıkta bile hep engelleri aşmayı beceren bir iş stilim oldu. Bu nedenle panikleme durumunu yok ettim ve hep olumlu tarafından baktım ve çok istediğim ve hayal ettiğim şeye giderken bile onun olmamasını kendi iyiliğime olduğuna inandım.
Birde yılmamak. Hiç bir şey yıldırmaz beni. Çünkü hayat engellerle dolu ve hayata gelme sebebi de yaşamdan ölüme kadar hep mücadele etmek ve maddi ve manevi doyuma ulaşmak ve varılan her noktaya şükretmek gerekir diye görürüm. O mücadelede hiç yılmayacaksın, o mücadele içerisinde mutluluğa ulaşacaksın.
Bu 4 ana özellikten dolayı benim psikolojik sermayem çok zengin. Bu nedenle ben çok zenginim diyorum.
1973 yılında Paris’te talebeyken organizatörlüğe başlamışım ve Dünya’nın en büyük şarkıcıları, film artistleri ile işler yapmışım. 500’den fazla Dünya markası ünlü ile çalıştım. 100’den fazla da yerli ve uluslararası markalarla iş yapmışım. Pazar payı büyük 10 Türk sanatçısını yönetmişim. 10.000’den fazla etkinlik yapmışım. Bu işleri yaparken kamuoyuna taahhütlerde bulunmuşum ve çok milyonlarca dolar milletten para toplamışım ve çok milyonlarca insan etkinliklerime katılmış. Bütün bunların da hepsini ama hepsini başarıyla gerçekleştirmişim ve de yüzümü kızartacak hiç bir şey olmamış.
Bütün bunlar benim psikolojik sermayemi arttırmış ve öz yeterliliğimle paralel her türlü projeye soyunabilecek ve hep olumlu bakarak her türlü engeli aşabilecek kadar beni zengin etmiş.
İnsanların hayatında hedefler vardır.
Galatasaray Lisesi ve Paris Sorbonne Üniversitesi ile 2 tane de Yüksek Okul bitirmiş biriyim. Ayrıca 4 yıl Paris’te okuyup, bir de her hafta sonu nerdeyse İstanbul’a gelip 19 yaşında, gazino patronlarına yabancı sanatçı verip para almanın zorluklarından başlamışım.
Bu nedenle Dünya’da yapmak isteyipte gerçekleştiremediğim 3 sanatçı konseri kalmıştı. Anlaşmama rağmen Frank Sinatra vefat ettiğinden Barbara Streisand ve Aretha Fraklin turneye çıkmadıklarından yapamamıştım. Bir sezon da 8 stad konseri yapıp Biletix gibi bir sistem olmadığı yerde 400.000 bilet satmışım, paraları toparlayabilmişim vs vs.
Hedefimden biride Türk sanatçılarıyla Dünya’da marka oluşturmaktı. Maalesef yapamayacağımı gördüm. Sebepte ben değildim. Gördüm ki bütün gösterdiğin eforlar, çok somut başarılar ve olağan ötesi sağlanan kazançlara ve çalışıp oluşturulan stratejilere ve yaptığın yatırımlara rağmen bir an geliyor ve girlfriend, boyfriend, anne, teyze, çocukluk arkadaşının gazına gelerek o tek kişi bütün stratejilerini, emeğini ve her şeyi yok ediyor. Halbuki Tarkan’la 8 albüm, 8 yıl Atlantik’le anlaşma imzalatmışım. Mustafa ile aynın şekilde Sony ile. Kenan’la, Burak’la ilgili hızla sözleşmeler imzalama aşamasına ilerlemişim. Burada konu TEK KİŞİ. O arıza gösterdiğinde emeklerin ve paraların yok oluyor. Birde neredeyse suçlu durumuna geçiyorsun. Hedefe ulaşamayacağımı görünce dedim ki Ahmet yorulmanın anlamı yok. Kendi kendime de artık sıkıldığımı da gördüm.
O zaman artık müzikten daha enteresan sektör olan sinemada farklı bir iş yapayım diye düşünmeye başladım. Sinema çünkü film bir grup işi. Yapımcısından, setçisine, starına varıncaya kadar. Ama biri falso yapıp zinciri kırmaya kalkarsa yapımcıya talimat veriyor ve senarist bir kalemle aynı anda falson yapan kişinin rolünü öldürebiliyor. O artisti bitti, gitti. Bir daha görev bile alamıyor. Dolayısıyla daha profesyonel daha bir komünite işi. Daha bu yaşta emekli olacak halimde yok. Sinema işinde Türkiye’de zaten çok başarılı 10,15 tane yapımcı var. O mücadeleye girmek istemedim.

Elizabeth Taylor döneminden beri Hollywood starlarıyla yönetmen, yapımcılarıyla dostluklar, sohbetler ve buluşmalarda zaten görüyordum ki Hollywood Yapımcıları Avrupa’da 5 Doğu ülkesinde her yıl 40/50 milyon dolar ortalama bütçeli 150 civarı film çeviriyorlar. Türkiye’de niye olmasın dedim. Ben zaten zenginim yaparım dedim. Zaten bunların düşünmeye 2010 da başlamıştım. 2014’e kadar gönül gezdirdim, 2014’te karar verdim, 2017’de de uygulamaya geçtim. Avrupa’nın en büyüğü, Dünya’nın sayılıları arasında Büyükçekmece’de 500 dönüm arazi içerisinde, 21 kapalı stüdyo, 17 açık set ile bir film için ihtiyaç duyulacak her türlü ekipman, servislerin olduğu bir Film Stüdyo Kompleksi Projesi yapmaya karar verdim. Türkiye’den ve hatta Hollywood’dan bazı isimleri de ekibe dahil ederek soyunduğum bu proje ile bir Dünya markası yaratacağıma inanıyorum. İnanmak başarmanın yarısıdır. Zaten zenginim ya, bir de para, zaten doğru proje olursa para da bulunuyor.
Arazi, projeler, inşaat ruhsatları, finansal, bürokratik ve hukuksal sorunlar ve çözümleri, temel atma, hafriyat ve alt yapı çalışmaları çok ama çok fazla iş ve işlem. Hepsi olması gerektiği gibi halloldu. Ama tüm bunlarla cebelleşme pek de kolay olmuyor, çünkü bunlar işin, hayatın doğal problemleri. Planladığım gibi gidiyor. Bu dönemde de 65 yaş sınırım da vardı ama yok Zoom, yok FaceTime, Whatsapplar, drone ile şantiyenin üstünden canlı bağlantılar ile gayet iyi yönetebildim bu süreci. Ayrıca çok iyi bir inşaat taahhüt firması ve çok iyi bir proje yönetim şirketi ile anlaştım. Kendi ekimde iyi bir şantiye şefi mühendisim ve mimari proje müellifim ve çok iyi bir finans denetim ekibimde var. İnşallah 2021 sonuna Türk endüstrisine, 2022 ilkbaharına Amerika ve Dünya’ya hizmet vermeye hazır olacağını planladığımız bir proje.
Daha ilk günden Los Angeles’ta kurduğum 2 kişilik nüve ekibimle ofisim çok çalışıyor. Sony Pictures ve Warner Bros Pictures’tan çok önemli ve pazarda çok saygın 2 kişi ile anlaştım. Yıl sonundan itibaren ofisi onlar devam ettirecekler. Ancak bugüne kadar şahsen ben çok çok önemli Yapımcılar, Yönetmenler, Meslek Birlikleri ve oyun kurucu medya üst düzey yönetici ve hatta sahiplerine yönelik 120’ye yakın Amerika’da sunumlar yaptım, Burada 20’den fazla Amerikalı, 40’a yakın Hintli, 30’a yakın Çinli Yapımcı ve Yönetmenleri İstanbul’da ağırladım, Midwood Şantiyesinde misafir ettim ve sunumlar yaptım. MIDWOOD fikrini sattım.
İnşaat çok kolay, zaten İstanbul’da yüz binlerce metrekare de film çekiliyor. Ben orda dünya çapında bir anlayış, bir hizmet standartı getiriyorum. Aynı anda 3 Hollywood filminin çekilebileceği, yılda 10/15 Amerikan filmi çekilebilecek bir kapasitesi olacak Midwood’un. Her birindi 5/6 tanınmış isim olsa yılda 100 starın geleceği ve haftalar geçireceği ve 15 Bin kişinin çalışacağı adeta bir KULUÇKA merkezi olacak inşallah.
Yüce Rabbim nasip ederse güzel bir iş oluyor. Arkadaşlarımın ve yatırımcılarımın da yardımıyla gidiyoruz.

S.T.: 400-450 sayfalık 50.000 adet basılacak kitabınızı ne zaman okuyacağız?

A.S.: Bir yaşam öyküsü aslında. 41 yıl etkinlik alanımda bütün yaşadıklarımı bir sebep, sonuç ilişkisine (ders verir gibi değil) dayandırarak yazdım. Ve ARALIK Yayınevi okuyunca ben 50.000 basacağım ve Türkiye’nin her yerine dağıtacağız dedi. 20’ye yakın söyleşi ve imza şekliyle etkinlik planlanmıştı. Şubat sonu çıkıyordu, Eylül’e tehir ettik.
Herkes hayatta hata yapabiliyor, ben çok affediciyim. Suçlayıcı ve değdiğim insanlarının asla eksik taraflarını ele almadığım, üzücü ve ders verici üslubu olmayan ama öğretici ve eğlenceli güzel bir şey çıktı. Ama asla affedemediğim bazı iş adamları var onları yazdım. Bazı olayları da anlattım ki aynı sektöre heyecan duyan gençler benim tecrübemden faydalansın. Ben her şeyi madden ve manen bedelini ödeyerek öğrendim, O yıllarımda benimle beraber olan 50’ye yakın mesai arkadaşım halen Türkiye’de çok başarılı yapımcı, organizatör, menajer oldular. O beraber olduğumuz yıllardaki benim sıktığım baskıcı çalışma tarzına çok kızıyorlardı ama şimdi hepsi teşekkür ediyorlar.
Bir nevi bir ders olsun, daha temkinli, nerelerde neye bakmalıyız, neye dikkat etmeliyizi anlatan bir kitap. Ben yazar değilim. Ekip çalışması ama kitap benim kitabım benim 41 YILLIK İŞ YAŞAM ÖYKÜM. Tarihe kayıt düşsün diye de kaleme aldım. Umarım beğenilir.

S.T.: kadinim.com okurlarına son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

A.S.: Dijital çağda çok önemli yer tutan bu tür yayınlar her geçen gün yaşamımızda daha da önemle yer alıyor ve vazgeçilmezlerimiz arasına katılıyor. Okurlarınıza bu zor süreçte SOSYAL MESAFE + MASKE TAK + TEMİZLİK üçgenine daha fazla dikkat etmesini ve etraflarına da uygulatmalarını hatırlatıyorum. Bugünlerde geçecek. Az daha sabır diliyorum. Tüm okurlarınıza bu röportajı okudukları için teşekkürlerimi sunuyorum. Sizlere başarılı yayınlar diliyorum.

Milli Antrenör Boksör Oyuncu Serkan TATAR

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.